quid's

[Flash 9 is required to listen to audio.]

—The Ecstasy Of Gold

onurumut:

alabros


öğle arasıydı. her taraf öğrenci doluydu. kalabalıktı okulun bahçesi. onu gördüm. bitirmeliyim artık bu işi” dedim. adımlarımla ona uzamaya çalıştım. ne diyeceğim ki ben şimdi?” dedim. yapamadım. cümlesizlik hastalığına yakalanmıştım yine. duygularımı biliyordum. ama ağzımdan çıkaramıyordum. geri döndüm. kantine gittim. ne alacağımı bilemedim. bir çeşme gördüm. ağzımı dayadım. ellerimi ıslattım. saçımı düzelttim. fermuarım açık mı diye kontrol ettim. ayakkabılarıma baktım. çocukların arkasına saklanıp, paçalarımla ayakkabılarımı sildim. nasıl bakıyordum? nasıl yürüyordum? ben olsam beni kabul eder miydim? diye düşündüm. kafamı kaldırdım. 6 ay oldu” dedim. yeter! senden başka kimse bilmiyor üstelik” bütün dünya bilsin istedim bir an bütün evren. ortalarından el ele tutuşarak geçelim istedim. ateşe basarak uzayıp gidelim yanlarından. neydi totem? yoktu bi totemim. gülüyordu yavaş yavaş. bir an onunnla birlikte gülmek istedim. bana gülsün istedim. bana bakarak gülsün istedim. benim dediklerime gülsün istedim. neyse derdi bana anlatsın istedim. benim de vardı anlatacaklarım. o da beni dinlesin istedim. bana bir şey söylesin istedim. geçer” desin istedim. boşver” desin istedim. bir taşa oturalım istedim. aynı yere bakalım istedim. kaldırıma çıkalım istedim. aynı tozu yutalım istedim. onu sinemaya götürmek istedim. sonra evine bırakmak istedim. onu özlemek istedim. peki neydi o cümle? ya da kelime? ne diyecektim? yürüdüm. tehlikeliydim. bilmiyordum. bilmeden yürüyordum. merdivenlerden aşağı iniyordu şimdi. arkasından devam ettim. üst sınıflardan çocuğunun birinin yanına yanaştığını gördüm. arkadaşını göndermesini istemişti. o da gitmişti. kenara çekmişti kızı. konuşuyorlardı. elimden ekmeğimi almaya çalışıyorlarmış gibi hissettim. bombok olmuştum.
ben” dedim. 6 ay bekledim. 6 ay. sadece baktım 6 ay. şimdi çocuk bi anda gelmişti ve konuşmaya başlamıştı onunla. kötü bakıyordu. benim baktığım gibi değil. uzun uzun konuştular. sonra kız bi tarafa gitti. çocuk başka bir tarafa. kızı bıraktım. çocuğun peşinden gittim. can mıydı? ozan mıydı? öyle bir şey. koşmaya başladım ve sonra önünü kestim;

dur lan” dedim. ne konuştun sen o kızla?”
sana ne lan?” dedi.
ne demek bana ne?” sana adam gibi soruyorum işte.
siktir git lan” dedi.
aşığım” dedim ben ona.
güldü”
elimde kalacan amına koyim” dedi. yürü git işine”
aşıkmış” dedi. sırıttı aşağılamaya çalışarak.
ittirdi beni. yere düştüm. çiçeklerin dibinde bir tane sopa gördüm. sopayı gittim aldım. koştum arkasından yine. indirdim sopayı sırtına. sonra midesine. bacaklarına . neresine gelirse. sopayı bıraktım. altıma aldım. yumruklamaya başladım. dudağını patlattım. sonra da burnunu kırdım.
benim lan o kız” dedim. 5 metre yaklaşırsan ananı sikerim” senin. baygın bir halde cevap vemeye çalışıyordu bana. öldürürüm lan seni” dedim. benim o kız anladın mı? benim.” tamam tamam gibisinden bir şeyler söyledi. kalktım üstünden. it gibi kıvranıyordu yerde. sonra dayanamadım tekrar iki tane daha kapattım suratına. ”elinde kalacakmışım..” ölümü sikeyim benim lan bu kız” dedim. o beni bilmese de benim. değişmez.
eve gittim.
iyi,kötü çirkin’i izlemeye başladım.
asıl clint eastwood bendim şimdi.
benden başka kimse bilmiyordu ama kahraman olduğumu.
babam girdi odaya.
o saçları kestireceksin” dedi.
yarak gibiydi suratı.
savaş alanı gibiydi.
oğluna değil de anasının kırığına bakıyordu sanki.
hemen naim’e git.
kessin onları.
ya ama” dedim..
çabuk lan” dedi. beni söyletme. ne o öyle kız gibi:”
alabros dedi çıkarken. söyle alabros yapsın.
boktan bir kahramandım anlaşılan.
babasından emir alan bir kahraman.
aşık olduğu kıza açılamayan bir kahraman.

gittim sonra naim’e.
kıza da hiçbir zaman açılamadım.

erkin koray - sevince

Sonra başka geceler oldu. Başka gecelerde de dokunduk birbirimize, karanlıklar arasında dokunduk hep. Sanki ölümcül yaralar vardı bedenlerimizde ve kimseye göstermek istemiyorduk onları. Birbirimizi de kimseye gösterme
dik. Benim gösterecek kimsem yoktu, onun görünce ayıplayacak insanları vardı. Bir denizkızıyla sevişmek yasaktı elbette… Karaya çıkmaya yazgılıydı ve mutsuzdu.

Karada olmaktan sanmıştım mutsuzluğunu ve tekneye gelmesini söyledim. Daha sonra anladım benim yanımda da mutlu olmadığını. Çok uzaklara bakıyordu her gelişinde. Sanki kimsenin görmediği şeyleri arıyordu orada. Kimsenin göremeyeceği, kimsenin bilemeyeceği yerlere bakıyordu. “Ne var orada” diye sordum bir gün. Baktığın yerde ne var. Kimse yoktu… Ama biliyordum orada olmadığımı. Ben bir tekneye sıkışıp kalmıştım. Bir yerlere gitmiyordu tekne. Dalgalar altından geçiyor ve sallanıyordu sadece…

müstehzi münzevi: kim lan bu cihat akbel?

onurumut:

ben, şu televizyonlara çıkan, panellere katılan, ansızın beliren sosyal medya uzmanlarından biri değilim. sade bir twitter kullanıcısıyım. bilgisayarı açtığında ilk olarak twitter sayfasını açan biriyim. o yüzden bu konuda ahkam kesmek istemiyorum. yani twitter ve sosyal medya dedikleri nane…

.

Şimdi, uzak bir diyarda elli yedinci yaş dönümünde, kendi de olmadığı için kendinde yalnız bile olamayan; kendine toprak mabetler kuran babama . Öldüğün gün ben de ölmek istedim diyedir; zaten bıkkını olduğum, kendi elleriyle altından, cevahirden, banknottan putlar yaparak yine o yaptıklarına tapan bu putperest dünyadan simgesel bir intiharla ayrıldım. Müntehir diyorum kendime. Kaçtığım şehrin de gerçekte aynı yer olduğunu göreli beri şehirde aylak bir müntehirim. Zamanım “gregoryen” takvime göre akmıyor artık; herkesle aynı zaman da değilim. Çünkü o gün soylu bildiğim gövdem, eskil ve metruk bir çan kulesinin sessizce devrilmesi gibi yığıldı, seni bu ellerimle koyduğum toprağa..Kendi enkazımın üzerinde yürüyorum nicedir.. Kan sızıyor ruhumun yıkık duvarlarıdan.. Olduğun yeri sormayacağım. Burda büyük, kara gemiler yapmakla meşgulüm. Odysseus’un aştığı azgın suları bir daha aşmak mümkün olsa gerek, tanrıların insandan utanıp yeraltına indiği bu başka mekanda. Ey Tartaros! tunç duvarlarının arasındaki öfkeyle açılmış gediği göster — Tanrı aşkına..

.

Kocaman çantasıyla kafama vurup “Orospu çocuğu,” dediğinde, Şükrü Abi’nin yerinde yeni tanıştığım bir kızla oturmuş, ona, geçmişte çektiğim ufak tefek sıkıntıları anlatıyor, aslında çaktırmadan övünmeye çalışıyordum. “Madem beni aldatacaktın,” diye devam etti kafama vuran. “Adam gibi bir karıyla yapsaydın bari bunu. Şu kancığa bak. Benden daha mı güzel, benden daha mı akıllı, benden daha mı büyük memeli?” Gözlerinden keder ve öfke akıyordu. Öyle bıçak gibi bir bakışla karşılaşınca, hayatımda ilk defa, sade ve dürüst bir bakışla karşılaştığımı hissedip “Sanırım beni biriyle karıştırdın,” dedim.  

“Seni biriyle mi karıştırdım yavşak,” dedi. “O sahte tebessümünle beni baştan çıkaralı tam iki yıl üç ay oldu. Senin için annemden tarhana çorbası yapmayı bile öğrendim. Bezelye yapmasını da. Bütün bu süre zarfında bulaşıklarını yıkadım, gömleklerini ütüledim, halılarını süpürdüm, yerlerini sildim, tuvaletlerini fırçaladım. Sen sigarayı bıraktığında kendini yalnız hissetme diye ben de bıraktım. Sen sigaraya yeniden başladığında kendini iradesiz hissetme diye ben de yeniden başladım. Yaz akşamları sahilde gezerken rüzgâr çıkar da üşürsün diye çantamın koluna hırkanı astım. Bu orospu da senin için aynı fedakârlıkları yapacak mı zannediyorsun?”

Son lafından sonra yanımda oturan kızın saçlarına yapıştı. Araya girmeye çalıştım ama saçları kökünden kavramıştı. İnce bileklerini kıracakmış gibi bükene kadar da bırakmadı. Saçı yolunan kızı yol boyu özür dilemek suretiyle taksiye bindirdim. Şükrü Abi’nin yerine geri döndüm.

Başka bir masada yalnız oturuyordu. Bazı insanlar sanki her sorunun cevabını verebilecekmiş gibi dururlar. Bunun bir yanılsama olduğunu bilirsiniz ama yine de onlara bir şeyler sormak istersiniz. Biramı alıp yanına gittim, “Neden böyle bir şey yaptın?” diye sordum.

“Bana bir sigara ver,” dedi.

Bir sigara verip yaktım.

“Şimdi beni rahat bırak,” dedi. “O yavşak tebessümünü de götüne sok.”

“Az önce hayatının erkeği olduğumu düşünmüştüm.”

“Yanlış düşünmüşsün. Sen benim beklentilerimi karşılayamazsın.”

“Neymiş beklentilerin?”

“Ben bir adamla tanıştığımda ondan, hayatın bütün monotonluğunu ve bütün yalnızlığımı ve amaçsızlığımı ve umutsuz bekleyişimi unutturmasını beklerim. Evdeki muslukları tamir etmesini de. Sende öyle bir kifayet göremiyorum.” 

Bara geri döndüm. Şükrü Abi, “Kim bu kız?” diye sordu.

“Tanımıyorum.”

“Yalanını sikeyim.”

“Kız çatlak. Valla tanımıyorum.”

“Hadi len.”

Hesabı ödeyip çıktım. Üst geçidin önünde taksi beklerken üstü açık bir Mini Cooper’la geldi. Önümde sert bir fren yaparak durdu, “Atla,” dedi. Arabaya binince pati çekerek kaldırdı. Sahil yolunda 150 km. hızla giderken “Şu biraları aç ve bacaklarıma bakmayı kes ve çeneni kapa!” diye bağırdı. “Sen ne biçim bir adamsın. Eski erkek arkadaşımı özel kılan milyonlarca küçük şey vardı ama sende hiçbir bok yok. Hayatımın görkemle açılıp rezaletle kapanan dönemlerinden biriydi ama yine de özeldi. Seni özel kılan şey ne? Çeyrek asırdır şu yeryüzündeyim ama senin kadar sıradan bir herif görmedim. Seni özel kılan bir şey söyle.”

Bir şey söylemedim.

“Seni özel kılan bir şey söyle yoksa yavaşlamam,” dedi.

“Beni özel kılan bir şey yok,” dedim.

Gaza biraz daha bastı, hız ibresinin yavaş yavaş 180’e geldiğini gördüm, “Korkmuyor musun?” diye sordu. 

“Hayır.”

“Yalancı göt. Yüzün sapsarı oldu. Altına sıçacakmış gibi bakıyorsun ve korkmadığını söylüyorsun.” 

“Korkmuyorum,” dedim. “Daha çok kaybolmuş gibi hissediyorum. Sanırım uğultudan. Bu da iyi geliyor aslında.”

“Ben de öyle hissetmiştim,” dedi. “Erkek arkadaşım beni terk ettiği zaman, kendimi terk edilmiş gibi değil de kaybolmuş gibi hissetmiştim. Bitmek tükenmek bilmeyen koridorlarda gezinen kayıp bir ruh gibi. Ben sadece bitmiş şeyler için ağlarım oğlum. İyi kötü ayırt etmem, bana bitmiş bir şeyler ver yeter, bütün gözyaşlarım senin olsun. İstersen senin için de ağlarım çünkü sen de bitmişsin. İçin geçmiş ruhun çürümüş. Evin nerede?”

Sabah yüzüme üflenen sigara dumanı ve baş ağrısıyla uyandım. Giyinip kuşanmış, tepemde oturmuş kahve içiyordu. “Gece yattık diye ertesi sabah senin gömleklerinden birini giyip uzun bacaklarımla evin içinde gezinmemi bekliyorsan yanılıyorsun bebeğim,” dedi. “Çünkü o sadece Amerikan filmlerinde olur. Bense birazdan karakola gidip şikâyetçi olacağım.”

“Neden?”

“Çünkü on altı yaşındayım. Dün gece bir çocukla yattın.”

“Hasiktir,” deyip gözlerimi dört açtım. “Ama…” dedim.

“Ama ne?”

“Yirmi beş yaşındayım dedin”.

“Öyle bir şey demedim.”

“Çeyrek asırdır yeryüzündeyim demedin mi?”

“O lafın gelişiydi. Ruj sürüp mini etek giydirseler on yaşında bir kızla bile yatmaya kalkarsın sen. Sapık, abazan ve gerizekâlısın ve bunun cezasını çekme vaktin geldi.”

“Sahiden böyle bir şey yapmayacaksın değil mi?”

“Yapacağım. Erken kalkıp Google’dan seni araştırdım. Sıradan bir adam değilsin. Sıradan bir adam olsaydın sadece babama söylemekle tehdit ederdim.”

“Ben sıradan bir adamım,” diye bağırdım.

“Değilsin. Havada skandal kokusu var bebeğim. Televizyonlara çıkıp öyle bir ağlayacağım ki senden nefret etmeyen tek kişi kalmayacak bu ülkede. Öyle masum ağlayacağım ki sen bile kendinden nefret edeceksin. Cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlülerse seni şişlemek için sıraya girmiş olacaklar bu arada. Bunun için bir piyango bile tertip etseler yeridir.”

“Öyle araba kullanmasını nerde öğrendin?”

“Okul servisinde. Servis şoförü, ‘kucağına oturursam bana araba kullanmanın bütün inceliklerini göstereceğini,’ söylemişti. Bütün erkekler köpek.”

Kahvesini bitirip çıktı. Ben de on dakika sonra çıktım. Sırt çantama birkaç parça eşya koyup bir arkadaşın yanına yerleştim. Üç gün boyunca onun evinden çıkmadım. Sürekli tek parmağımla perdeyi aralayıp ‘sokakta polis var mı,’ diye kolaçan ediyordum. Bir ara kendiliğimden gidip teslim olmayı düşündüm ama vazgeçtim.

Bir hafta sonra Şükrü Abi’nin yerine geri döndüm. Belli ki kötü bir şaka yapmıştı. Belki de on altı yaşında değildi. Birkaç gün sonra, hadiseyi kısmen unutup kimseye anlatılmamış yüz kızartıcı hatıralar seviyesine indirmek üzereyken barın telefonu çaldı. Şükrü Abi bana bakıp “Burada,” dedi.

“Kim?”

“Karakoldan arıyorlar.” 

Ahizenin öbür ucundaki polis onun ismini söyleyip “Tanıdığı mısınız?” diye sordu.

“Evet,” dedim, hayır diye bağırmak isterken.

“Karakola kadar gelebilir misiniz?”

“Tabii geliyorum,” dedim ama aklımda tekneyle Yunanistan’a kaçma planları vardı. Patronu arayıp durumu anlattığımda, “Orada bekle gerizekâlı, hiçbir yere kıpırdama, geliyorum,” dedi. Yanında şirketin avukatıyla geldi. Masaya yumruğunu vurup “Ben bu projeye bir milyonluk yatırım yaptım,” diye bağırdı. “Ama senaristim olacak dallama bir sapık. Senaristim olacak dallama yirmi yaşındaki kızları bile yaşlı bulan bir sapık ki gitmiş on altı yaşındaki masum bir kızcağızı iğfal etmiş.”    

“Abi bildiğin gibi değil.”

“Ne bildiğim gibi değil lan ne bildiğim gibi değil! Bütün paramı ve ticari itibarımı koydum bu işe. Daha vizyona girmemiş bir filmi sikip atmaya ne hakkın var.”

Karakola avukatla beraber gittik. Bizi bir odaya aldılar. Bir kadın polis gelip yüzüme pis pis baktı. Başımı öne eğdim.

“Vaziyet şu,” dedi. “Tanıdığınız, bu gece 155’i arayıp Sivas Katliamı’nı kendisinin organize ettiğini söylemiş. 155’de görevli memur ilk aramayı ciddiye almayıp kapatmış. Ama sonrasında ısrarla 155’i aramayı sürdürerek Büyükçekmece’de ve Yozgat’ta yeni katliamlar planladığını söylemiş. Ekipler cep telefonu sinyallerinden yerini tespit edip kendisini bulmuşlar.”

“O daha bir çocuk,” dedim. “Şaka yapmış.”

“Çalıntı bir Mini Cooper’ın içinde bulundu. Kimliği yok, ailesinin kim olduğunu söylemiyor. Biz de bulamadık. ‘Bu dünyada tek tanıdığım var o da Şükrü Abi’nin yerine takılır,’ diyerek sizin isminizi verdi. Kendisini nereden tanıyorsunuz?”

“Valla biz de yeni tanışmıştık aslında,” dedim.

Oturduğu odada ziyaret etmeme izin verdiler.

“Sonunda yakayı ele verdim,” dedi. “Ama vicdanım da biraz rahatladı.”

“Neden?”

“Sivas Katliamı’nı ben planladım.”

“Sivas Katliamı olduğunda sen daha doğmamıştın bebeğim.”

“19 yaşındayım.”

“İşte buna sevindim.”

“Katliam organizatörüyüm ben.”

“Değilsin.”

“Öyle olsaydım. Birilerini öldürtmüş olsaydım yani, beni yine de sever miydin?” diye sordu.

“Severdim,” dedim. Sonra da karakoldan çıkıp bir sigara yaktım. 

.

anaokulundayken herkesin bardağının üstünde kendi ismi yazılıydı.akşamüstleri bu bardaklarla ,ebeveynlerimiz gelip bizi almadan , duble sulu paşa çaylarımızı içine pötibör bisküvileri batıra batıra keyifle içerdik.tadı bir boka benzemezdi ama gene de güzel geliyordu.artık o günün bittiğini , o işkence yuvasından kurtulacağımızı hatırlattığı için güzel geliyordu heralde.yasemin batırdığı bisküvi parçası çayın içine düşünce ağlamaya başlamıştı.öğretmen kızların akılları bir karış havadaydı , başka yere bakıyorlardı.gerçek bir centilmen gibi yerimden kalkıp yanına gitmiştim , çay kaşığımla çıkarmıştım bisküvi ölüsünü.o da akşam annesiyle giderken dönmüş , el sallamıştı bana.bizimkiler henüz gelip almamışlardı beni , ölmeden öncede bekletmesini çok severlerdi.ertesi gün yasemin’e evlenme teklif ettim , bu kadar flört dönemini yeterli görmüştüm , işin ciddiyetinin sarsılmasını istemiyordum ve şu gerçeği çok iyi idrak etmiştim ki kaç yaşında olursa olsun her kızın hayalidir evlenmek.işte o zaman yasemin düşünmek için biraz süre istemişti.o anda başka şeyler de söylemiş olabilir ama unuttum.sonuçta sevilen her kadın güzel bir şarkıdır , bütün sözlerini hatırlayamassın belki ama melodisi aklında kalır.

.

ikimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım
şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından
bebe dişlerinden güneşlerden yaban otlarından
durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar
şu aranıp duran korkak ellerimi tut
bu evleri atla bu evleri de bunları da 
göğe bakalım

falanca durağa şimdi geliriz göğe bakalım
inecek var deriz otobüs durur ineriz
bu karanlık böyle iyi afferin tanrıya
herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum
hırsızlar polisler açlar toklar uyusun
herkes uyusun bir seni uyutmam bir de ben uyumam
herkes yokken biz oluruz biz uyumayalım
nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda
beni bırak göğe bakalım

senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım
tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum
bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi
sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor
seni aldım bu sunturlu yere getirdim
sayısız penceren vardı bir bir kapattım
bana dönesin diye bir bir kapattım
şimdi otobüs gelir biner gideriz
dönmeyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç
bir ellerin, bir ellerim yeter belleyelim yetsin
seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat
durma kendini hatırlat
durma göğe bakalım

Turgut Uyar- Göğe Bakma Durağı